Sayı 02

GRSB · Sayı 2 · Nisan 2026

Nisan 202613 dkMücahit Emin Türk

Bu Sayıda

  • Zenginleşiyoruz ama mutlu olamıyoruz: Dünya Mutluluk Raporu'nda Türkiye analizi
  • Yapay zeka işleri kolaylaştırmıyor, yoğunlaştırıyor: Harvard ve BCG araştırmaları
  • Dünya genelinden 6 ruh sağlığı haberi: Savaşın travması, psilosibin, GLP-1, telafi uykusu ve daha fazlası
  • Bu Sayının Sorusu: Bu döngü daha ne kadar devam edecek?

Yapay zeka diye diye kafamızı ütüleyenlere karşı yapılan eleştiriler her geçen gün haklı çıkıyor gibi gözüküyor. Kimse yapay zeka sayesinde artık daha fazla zamanım kalıyor demiyor. Her geçen gün daha fazla yetenek kazanırken biz de her geçen gün daha iyi ya da daha fazla iş yapıyoruz sanki. Hatta sankisi fazla, bu durum artık araştırmalar tarafından ortaya çıkarılıyor yavaş yavaş. İnsan "ne işim var şu an benim kodlamayla" diyebilse sanki sorun çözülecek gibi ama bir süre daha diyemeyeceğiz gibi duruyor. Maalesef hala birinci grupta olduğum için yapay zekaya karşı konuşamıyorum. Objektif olabilseydim eğer kesinlikle ikinci gruba geçerdim. Bir de FOMO etkisi var ki, oralara hiç girmeyelim, çıkamayız.

Diğer önemli bir konu da her yıl Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından hüzünle okunan, bir kere daha kendimize acıdığımız "Dünya Mutluluk Endeksi" raporu yayınlanmış. Sonuçlar bizim tarafta tahmin ettiğiniz gibi, her geçen yıl gerilemeye devam ediyoruz. Bir de unutmadan, antidepresan kullanımı da artmaya devam ediyor.


📌

Zenginleşiyoruz Ama Mutlu Olamıyoruz: Dünya Mutluluk Raporu Ne Diyor?

Oxford Üniversitesi Esenlik Araştırma Merkezi, Mart ayında Dünya Mutluluk Raporu'nun 2026 sayısını yayımladı. Rapor 147 ülkeyi kapsıyor. Finlandiya art arda dokuzuncu kez listenin başında. Kosta Rika ilk kez dörde girdi - bir Latin Amerika ülkesinin ulaştığı en yüksek sıralama. Kosova, Slovenya ve Çekya ilk 20'de - Doğu ile Batı arasındaki esenlik uçurumu kapanıyor. İngilizce konuşulan hiçbir ülke art arda ikinci yıl ilk 10'a giremedi. Kanada 2013'te altıncıyken şimdi yirmi beşinci. Afganistan son sırada ve Afgan kadınlarının puanı tarihteki en düşük düzey.

Peki Türkiye nerede? 94. sırada. OECD ülkeleri arasında sonunculuk bizde.

Türkiye son on yılda kişi başı gelirini ciddi ölçüde artırdı. Ekonomik büyüme oldu. Ama mutluluk puanı aynı dönemde düşmeye devam etti. Türkiye 2016'da 69. sıradaydı. On yıl içinde 25 basamak geriledi.

Bu bir paradoks. Para arttı ama mutluluk azaldı. Paranın dağılımındaki yüzdeye de bakmak lazım.

Ipsos'un 29 ülkeyi kapsayan bağımsız anketi de aynı tabloyu doğruluyor: Türkiye, 2011'den bu yana mutlulukta en büyük düşüşü yaşayan ülke.

Peki neden? Analizler, mutluluk puanının yalnızca yaklaşık üçte birinin gelirle açıklanabildiğini gösteriyor. Geri kalan üçte ikiyi belirleyen şeyler farklı: kurumsal güven, algılanan özgürlük, sosyal destek ağları, yönetişim kalitesi. Türkiye tam da bu alanlarda düşük puan alıyor.

Bu noktayı somutlaştırmak için üç veriyi yan yana koyalım: Türkiye mutlulukta 147 ülke arasında 94. sırada (alt %36). Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde 142 ülke arasında 117. sırada (alt %18). Demokrasi Endeksi'nde 167 ülke arasında 103. (alt %38). Gelir artıyor ama güven, özgürlük hissi ve kurumsal destek artmıyor. Para tek başına mutluluk getirmiyor - bunu biliyorduk. Ama artık elimizde bunu gösteren, Türkiye'ye özgü ve bu kadar net bir veri seti var.

Antidepresan satışları 2016'da 45 milyon kutu civarındaydı. 2025'te 71 milyon kutuyu aştı. On yılda yaklaşık yüzde altmış artış. Tahminen üç milyon kişi depresyonla tanılı, yılda dokuz milyon kişi ruh sağlığı desteği arıyor.

Bu yılın özel teması: sosyal medya ve mutluluk. Raporun bu yılki odak bölümünde Jon Haidt, Jean Twenge gibi isimler katkı sunuyor. Bulgu beklenenin aksine tek boyutlu değil. Dünya genelinde gençlerin büyük çoğunluğu yirmi yıl öncesine göre daha mutlu. Ama ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda'da genç mutluluğu belirgin şekilde düştü.

Kritik ayrım platform türünde. Algoritmik olarak kürate edilen, görsel ve influencer odaklı platformlar düşük esenlikle ilişkili. İletişimi kolaylaştıran platformlar ise olumlu ilişkiler gösteriyor. Raporda isim vermekten kaçınılmış olsa da bahsedilen platformların Instagram ve TikTok olduğunu düşünmek çok da yanlış olmayacaktır. Günde yedi saatten fazla kullanan genç kızlarda esenlik puanı neredeyse bir tam puan düşüyor.

Ama belki de en çarpıcı bulgu şu: okula aidiyet hissinin yaşam memnuniyeti üzerindeki etkisi, sosyal medya kullanımını azaltmanın etkisinden dört ila altı kat daha büyük. Yani "telefonu yasakla" stratejisinden çok, "çocuğun okula ait hissetmesini sağla" stratejisi işe yarıyor. İnsanın sosyal bir varlık olduğu ve bu ihtiyacın birçok konunun önünde kalmaya devam ettiğini görüyoruz.

İlginç bir detay da Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinden geliyor. Bölgede sosyal medya kullanımı çok yüksek olmasına rağmen genç esenliği düşmemiş. Ancak günde beş saatten fazla kullanan grupta stres ve depresif belirtiler yine yüksek. Güçlü aile ve topluluk bağlarının koruyucu bir faktör olarak işlev gördüğü düşünülüyor - bu da Türkiye için tanıdık bir dinamik.

İlk sayıda sosyal medya yasaklarının etkinliğini tartışmıştık. Bu rapor, o tartışmaya yeni bir katman ekliyor: mesele sadece ekranı kapatmak değil, ekranın arkasında neyin eksik olduğuyla ilgili.

Kaynaklar:

World Happiness Report 2026 · Oxford basın bülteni · Ipsos Global Happiness Survey 2026 · Türkiye analizi


📌

Yapay Zekâ İşleri Kolaylaştırmıyor - Yoğunlaştırıyor

Yapay zekânın hayatımızı kolaylaştıracağı vaadi artık her yerde. Şirketler yapay zekâ yatırımlarını artırıyor, çalışanlara yapay zekâ abonelikleri sunuyor, verimliliğin artacağını vadediyor. Peki gerçekten öyle mi oluyor?

Harvard Business Review, Şubat ayında yayımladığı bir makalede bu soruya beklenmedik bir cevap veriyor: yapay zekâ iş yükünü azaltmıyor, yoğunlaştırıyor.

Makale, bir ABD teknoloji şirketinde sekiz ay boyunca yürütülen bir saha araştırmasına dayanıyor. Araştırmacılar haftada iki gün sahada bulunmuş, ekiplerle görüşmüş, çalışma alışkanlıklarını gözlemlemiş. Şirket yapay zekâ kullanımını zorunlu kılmamış - sadece araçları sunmuş ve çalışanların kendi başlarına benimsemesine izin vermiş.

Ortaya çıkan tablo üç mekanizmayla açıklanıyor.

Birincisi, görev genişlemesi. Yapay zekâ sayesinde insanlar kendi uzmanlık alanlarının dışındaki işlere el atmaya başlıyor. Ürün yöneticisi kod yazıyor, araştırmacı mühendislik işi yapıyor. Rol sınırları bulanıklaşıyor. Daha fazla iş yapılıyor ama daha fazla iş de üstleniliyor.

İkincisi, durma noktalarının erimesi. Bir göreve başlamak ve devam etmek o kadar zahmetsiz hale geliyor ki iş, öğle arasına, akşam saatlerine, toplantı öncesi boşluklara sızıyor. "İşten çıkmadan bir prompt daha atayım" alışkanlığı saatlerce mesai dışı çalışmaya dönüşüyor.

Üçüncüsü, yoğunlaşan çoklu görev. Toplantıya katılırken aynı anda birden fazla yapay zekâ sürecini yürütmek. Dikkat parçalanıyor ama "üretken olma" hissi devam ediyor.

Ve işte paradoks tam burada: çalışanlar kendilerini daha üretken hissettiklerini söylüyor. Ama daha az meşgul olduklarını söyleyen yok. Çoğu eskisinden daha meşgul olduğunu belirtiyor. Bir mühendis bunu çok net ifade etmiş: "Belki daha az çalışabileceğinizi düşünmüştünüz. Ama sonra, gerçekten, daha az çalışmıyorsunuz. Aynı miktarda hatta daha fazla çalışıyorsunuz."

BCG Henderson Enstitüsü'nün ayrı bir araştırması bu tabloyu rakamlarla destekliyor. Yapay zekâyı yoğun kullanan çalışanlar arasında ortaya çıkan bir sendrom var: araştırmacılar buna "yapay zekâ beyin kızartması" (AI brain fry) diyor. Bu kişilerde zihinsel yorgunluk, bilgi aşırı yüklemesi ve karar yorgunluğu belirgin şekilde artıyor. Üretkenlik üç yapay zekâ aracına kadar artıyor, bu eşiğin üzerinde çöküyor.

Yapay zekâ bir türlü beklenen rahatlığı getiremiyor. Şirketlerden gelen işten çıkarmaların yapay zekâ bahanesi altına sığındığı dedikoduları dolaşıyor. İşini gerçekten azalttığını söyleyen insan sayısı şaşırtıcı derecede az. Ama buna rağmen yapay zekâ çekiciliğini sürdürüyor. Çünkü çok fazla şeyi mümkün kılıyor.

Herkes kendine özel yapay zekâ araçları oluşturmaya çalışıyor. İşinden arta kalan zamanda aklındaki bir projeyi hayata geçirmeye girişiyor. Yazılım bilmeyen birisi bir anda kendini işine yarayacak bir uygulama geliştirirken buluyor. Ya da merak ettiği basit bir konu hakkında beklenmedik bir derinliğe dalıyor.

Tam da bu yüzden yapay zekâ yoğunlaştırıyor. Çünkü potansiyel sınırsız hissettiriyor. Ve potansiyelin sınırsız hissettirdiği yerde durmak, insanın en zor yaptığı şeylerden biri.

Ekonomi tarihinden tanıdık bir kavram var bunu açıklamak için: Jevons Paradoksu. 19. yüzyılda bir kaynağın daha verimli kullanılmasının tüketimi azaltmadığını, aksine artırdığını gösteren gözlem. Kömür daha verimli yakıldığında insanlar daha az kömür kullanmadı - daha fazla kullandı. Şimdi aynı paradoks bilişsel emek için geçerli: düşünmeyi daha ucuz ve hızlı yaptığınızda insanlar daha az düşünmüyor. Daha fazla düşünecek şey buluyor.

Kaynaklar:

Harvard Business Review (Şubat 2026) · Berkeley Haas · BCG "Brain Fry"


🧠

Dünyadan Ruh Sağlığı Haberleri

1. Savaşın Görünmeyen Yarası: Ortadoğu'daki Çatışmaların Ruh Sağlığı Bedeli

Ortadoğu'daki çatışmalar her geçen gün derinleşirken, bu krizin ruh sağlığı boyutu giderek daha net bir şekilde belgeleniyor.

İsrail soykırımı sonrası, Gazze'deki yerinden edilmiş kişilerle yapılan çalışmalar, neredeyse herkes düzeyinde psikolojik sıkıntı gösteriyor - depresyon ve kaygı oranları yüzde doksanın üzerinde. Çocuklarda TSSB yaygınlığı yüzde ellinin üzerinde. UNICEF, tarihinde ilk kez Gazze'deki tüm çocukların ruh sağlığı desteğine ihtiyaç duyduğunu açıkladı.

Ama bu kriz sadece çatışma bölgesinde yaşayanları etkilemiyor. British Journal of Psychiatry'deki bir editöryal, savaş haberlerini yoğun takip eden kişilerde TSSB benzeri semptomlar üreten "dolaylı travma" olgusunu belgeliyor. Araştırmalar, bir olaya medya üzerinden altı saatten fazla maruz kalmanın, olaya doğrudan maruz kalmaktan daha yüksek stres düzeyleriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor.

Ve belki de en çarpıcı bulgu Yale Üniversitesi'nden geliyor. Suriyeli mülteci ailelerle yapılan bir çalışma, savaş kaynaklı şiddetin DNA üzerinde kuşaklararası izler bırakabildiğini gösterdi - üç nesil boyunca tespit edilen epigenetik değişiklikler.

Maruz kalmanın travmaya benzer etkisi olması bu haberlerin görmezden gelinmesi gerektiğini değil, yapılanlardan haberdar olunması gerekliliğini ve politik merciilere vatandaşlıktan gelen haklar kullanılarak destek çağrısı yapılması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. Sadece oturup sosyal medya üzerinden dehşet görüntüleri izlenmesinin kimseye bir faydası olmayacağı gibi sadece size zarar verdiğini söylüyor. Soykırım bir insanlık suçudur ve bütün insanlar bu suça ortaktır.

Kaynaklar:

WHO EMHJ (Gazze IDP çalışması) · Yale/Nature Scientific Reports (epigenetik) · BJPsych (dolaylı travma) · Frontiers in Psychiatry (Türkiye'deki mülteciler)

2. Psilosibin Tedavisi İlk Kez İki Büyük Klinik Çalışmayı Birden Geçti

Psikedelik tedaviler alanında önemli bir eşik aşıldı. Compass Pathways şirketi, sentetik psilosibin preparatı COMP360'ın tedaviye dirençli depresyonda her iki Faz 3 çalışmasında birincil sonlanım noktasını karşıladığını açıkladı.

Tedavi modeli alışılmadık: bir veya iki doz, psikolojik destekle birlikte. Günlük ilaç rejimi yok. Etkiler uygulamadan bir gün sonra başlıyor. İlk dozda iyileşmeyen hastaların önemli bir kısmı ikinci dozla remisyona girdi.

Neden önemli? Depresyon hastalarının yaklaşık beşte biri mevcut tedavilere yeterli yanıt veremiyor. Bu kişiler için seçenekler sınırlı. Ayrıca birçok hasta bu ilaçları ömür boyu kullanmak zorunda kalıyor. Psilosibin, günlük ilaç kullanımı yerine tek seferlik veya iki seferlik bir müdahale vaat ediyor - bu, tedavi paradigmasında köklü bir değişim anlamına geliyor.

Compass, 2026 sonunda FDA'ya onay başvurusu yapmayı planlıyor. Onaylanırsa piyasaya çıkan ilk psilosibin bazlı ilaç olacak.

Kaynaklar:

Compass Pathways basın bülteni · Psychiatric Times

3. GLP-1 İlaçları ve Ruh Sağlığı: Gerçek Fayda mı, Endüstri Rüzgârı mı?

Her geçen gün GLP-1 ilaçlarına dair yeni bir "yan fayda" haberi çıkıyor. Obezite ve diyabet için geliştirilen bu ilaçlar, son dönemde neredeyse her şeye iyi gelir gibi sunulmaya başlandı.

Bu ayki gelişme: FDA, yüz binden fazla hastayı kapsayan kapsamlı bir değerlendirme sonucunda GLP-1 ilaçlarından intihar düşüncesi uyarısı vardı ve artık bunun kaldırılabileceği kararına vardı. Risk artışı bulunmadı. Hatta bazı çalışmalar tam tersine, bu ilaçların intihar düşüncesi riskini azaltabileceğine işaret ediyor.

Ama burada bir soru sormak gerekiyor: GLP-1 ilaçlarının faydaları gerçekten ilaç mekanizmasından mı kaynaklanıyor, yoksa zaten bildiğimiz bir şeyi mi görüyoruz? Zayıf ve fit olmanın psikolojik, biyolojik ve sosyal etkileri malum. Kilo verdiğinizde uyku kaliteniz düzelir, sosyal ilişkileriniz değişir, özsaygınız artar, inflamasyon azalır. Bunların hepsinin ruh sağlığına olumlu etkisi var. Yani "GLP-1 depresyona iyi geliyor" demek ile "sağlıklı seviyedeki kilo depresyona iyi geliyor" demek arasındaki farkı dikkatli bir şekilde ayırt etmek gerekiyor.

Bu ayrım önemli. Çünkü ilaç endüstrisi, bir ilacın endikasyon alanını genişletme konusunda güçlü bir motivasyona sahip. Şu an GLP-1'ler etrafında dönen sağlık üzerindeki birçok alanda belirtilen etkisi, kilo vermenin sonuçları mı yoksa gerçekten ilacı kullanıyor olmanın ikincil kazançları mı? Medikal desteklere karşı olmayı doğru bulmasam da araştırmaların sonuçlarının da çarpıtılabileceğini hepimiz iyi biliyoruz.

Kaynaklar:

FDA duyurusu · Psychiatric Times

4. Hafta Sonu Telafi Uykusu Ergenlerde Depresyon Riskini Azaltıyor

GLP-1 ilaçlarında olduğu gibi uykunun önemine dair de her gün yeni bir şeyler okuyoruz. Ama bu sefer işin içinde bir endüstri etkisinden söz edemeyiz çünkü uyku bedava.

Oregon Üniversitesi'nin bu yılki çalışması sezgiye aykırı bir bulgu ortaya koyuyor: hafta sonları uykularını telafi eden ergenlerde depresif semptom görülme riski yüzde kırk bir daha düşük.

Uyku hijyeni konusunda yıllardır tekrarlanan tavsiye şu: "Her gece aynı saatte yat, aynı saatte kalk." Bu öneri yetişkinler için geçerli olabilir ama ergenler için pratikte uygulanması çok zor. Ergen beyninin sirkadiyen ritmi doğal olarak daha geç uyumaya eğilimli, bu 18-20 yaş civarında zirve yapıyor. Buna erken okul saatlerini de eklediğinizde kronik uyku borcu kaçınılmaz oluyor. Bunun da vücudumuza karşı bir borç olduğunu ödemediğimiz takdirde çok yüksek faiziyle ödemek zorunda kaldığımızı da biliyoruz.

Bu çalışma "kusursuz uyku düzeni kur" baskısını biraz hafifletebilen, nadir bir izin verici bulgu. Telafi uykusu ideal değil ama hiç yoktan iyiymiş.

Kaynak:

ScienceDaily / Journal of Affective Disorders

5. Ruh Sağlığı Uygulamaları İşe Yarıyor - Ama Bizi Cezbeden Özellikler Yaramıyor

On altı binden fazla katılımcıyı kapsayan ve 92 randomize kontrollü çalışmayı derleyen yeni bir meta-analiz, ruh sağlığı uygulamalarının orta düzeyde etkili olduğunu doğruladı.

Ama asıl ilginç olan şu: uygulamaları çekici kılan tasarım öğeleri - oyunlaştırma, ödül sistemleri, sosyal özellikler - ne etkinliği ne de kullanıcı bağlılığını artırıyor. Yani süslü arayüzler ve rozet koleksiyonları terapötik değer katmıyor.

Bu bulgu uygulayıcılar için pratik bir rehber niteliğinde. Danışanlara uygulama önerirken tasarım güzelliğine değil, klinik kanıta bakmak gerekiyor. Basit ama kanıt temelli bir uygulama, gösterişli ama kanıtsız bir uygulamadan daha etkili.

Bir sorun daha var: çalışmaların dörtte biri kullanıcı bağlılığını ölçmemiş bile. Ölçenler ise yirmi beş farklı metrik kullanmış. Yani uygulamalar arası karşılaştırma yapmak şu an neredeyse imkânsız.

Kaynak:

npj Digital Medicine / Nature

6. Toksik Yöneticiler Çalışanları İnsanlıktan da Çıkarıyor

İstismarcı yönetimin stres yarattığını biliyorduk. Yeni bir kültürlerarası araştırma bir adım daha ileri gidiyor: toksik yöneticiler çalışanlarda "örgütsel insanlıktan çıkarma" tetikliyor - kişinin kendini bir araç veya dişli gibi hissetmesi.

Bu his iki farklı yoldan yıkım yapıyor. Birincisi, çalışan kendini otantik hissedemez hale geliyor, bu duygusal tükenmeye ve tükenmişliğe dönüşüyor. İkincisi, güçsüzlük hissi yayılıyor ve gönüllü yardımlaşma, takım çalışması çöküyor. Tek bir toksik yönetici sadece bireyi değil, tüm ekibin sosyal dokusunun çözülmesine neden oluyor.

İlginç bir koruyucu faktör de ortaya çıkmış: kronik öz-yeterlilik - yani kişinin zorlukların üstesinden gelebileceğine dair kalıcı inancı - insanlıktan çıkarma etkisine karşı tampon işlevi görüyor. Klinik pratikte bu, öz-yeterlilik çalışmasının sadece bireysel terapi değil, işyeri ruh sağlığı müdahaleleri için de kritik olduğunu düşündürüyor. Tabii ki bu konuda önleyici bir sistem olması, yöneticilerin seçimi veya sonradan gelişen davranış değişiklikleri hakkında daha dikkatli olunması gerektiği gerçeğini de unutmamak gerekiyor.

Kaynak:

EurekAlert / Journal of Occupational Health Psychology

💬

Bu Sayının Sorusu

Yapay zekâ sayesinde her şeyi daha hızlı yapabiliyoruz. Ama daha fazla da yoruluyoruz. Aslında bu yeni bir şey değil - avcı-toplayıcı dönemden beri gelişen her yeni teknoloji işleri kolaylaştıracağı vaadini taşıdı, birçoğunun da bunu yaptığı doğru ama her seferinde iş yükü azalmak yerine arttı. Tarlayı saban kolaylaştırdı, sonra daha fazla tarla sürdük. Fabrikayı makine kolaylaştırdı, sonra daha fazla ürettik. Şimdi düşünmeyi yapay zekâ kolaylaştırıyor ve daha fazla düşünecek şey buluyoruz.

Bu döngü daha ne kadar devam edecek? Sonuna mı geliyoruz, yoksa aynı şekilde devam mı edeceğiz?


Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.

Mücahit Emin Türk · mucahiteminturk.com

Yeni sayılardan haberdar olun

GRSB, ruh sağlığı alanındaki güncel araştırmaları Türkçe olarak size ulaştırıyor. Yeni sayı yayınlandığında e-posta ile bilgilendirilmek için bültene abone olun.